20 Kasım 2009 Cuma

...

Bu kadar acıyı hak edecek ne yapmıştık acaba
Bunca savaşın nedeni ne olabilirdi
Birkaç cümlemiydi ya da beyinlerimizdeki düşünceler miydi tüm sorun
Hep mi sessiz olmalıydık
Hiç açmamalımıydık konuşmak için bize bahşedilen ağzımızı
Üzerimize tahtalar kapatıp çivilemeli miydik bilinmeyen odalara kendimizi
Çıt çıkarmadan durmalı ve ben varım bile dememeliydik
Pencerelere demirden parmaklıklar yapmalı, izin vermemeliydik içeri giren o ince ışığa bile
Sağır ve dilsiz olmalıyım galiba bu düzende
Her yer karanlık olmalı
Kendimi bile görmemeliyim aynalarda, yoksa siluetime bile haykırırım HAK diye
Özgürlük diye şahlanır içimdeki ses
Ama nasılsa sustururlar her cümlemi anarşist diye
Nasılsa durdururlar her hareketimi faşist diye
Ya da bir ad yakıştırırlar üzerine
Sen sadece ‘sen’ olmak isterken bile…
Ve sen hep birilerinin yakıştırdığı o isimle yaşarsın
Sadece sen kalacağın zamanı özlerken…

14 Kasım 2009 Cumartesi

Bir delinin saçmalıkları...

Tanımadığım bu kentin soluk alış verişini dinliyorum, camdan gelip geçen insanları seyrediyor, beklide yitip gitmeyi bekliyorum.
Sonsuzluğa dek yorgun, suskun bir portrenin duruşunu andırıyorum baktığım aynada, uzandığım yatakta, yazdıgım hikâyemde
İnançlarım bitti, inançtan öte beklentiler kaldı ellerimde aslında artık beklemiyorum da…
Kaçışlar yaşadım kirliliklerden uzaklara
Kendi benimle yüz yüze kalmaktan korktum, kandırılmaktan, gördüklerimden
Önceden çektirdiğim fotoğraflara baktım, sessizce izledim yüzümü, çizgilerime, acılarıma dokundum…
Yitip gitmiş özgürlüğüme küfürler savurdum…
Uyudum sonra uzun bir uykuydu benimkisi
Sabahlar uzaktı hep görmedim yıllardır gün ışığını
Güçsüzleri ve yoksulları düşündüm sonra cesetleri, kirlenmiş cesetleri, kaçmak isterken takıldığım aşkları ve düştüğüm çamurları…
Gizleri, ardındakileri, benliğimi, hastalığımı, bir intihara giden yolculuğumu düşündüm.
Akıl hastanesindeki o beyaz duvarları üstüme üstüme gelen…
Bir zamanların küçük burjuvasını ve görüntümü düşündüm
Siyah rugan ayakkabımı, lastik çorabımı, mini eteğimi ve bluzumu
Bunların uymunu ve o sıska bedendeki çirkinliğini çabalanarak nefes alışlarımı ve derince iç çekişimi
Ve elimdeki hapları düşündüm, sonrasını da içtim…
Evet, artık ellerim titriyor galiba bu son yolculuk ve okuduğun bir delinin saçmalıkları intihar yolunda…

İSTANBUL


Bir şairin ölümüdür İstanbul
Ya da bir ölümün anlatımıdır
Nasıl olması gerekiyorsa öyle yaşanan bir hayattır
Galata da yenen bir yemek ve ardından denizin seyridir etraftaki tüm çirkinliklere rağmen
Ele alınmış bir makinedir, sanki çekebilecekmiş gibi her şeyini, bakmaktır objektife tüm saflığınla…
Tüm gizlerini yakalamaya çalışmaktır.
Bir delinin hatıra defteridir, kimi zaman onu delirtenlerin evidir İstanbul…
Bir balıkçıdır İstanbul, akşam evine ekmek, cebine üç beş kuruş koymak isteyenlerin uğrak yeridir
Açlıktır İstanbul, sefilliktir, akşam eve götürülecek bir ekmek için dökülen terdir
Güçsüzlerin yenildiği, güçlülerin bir süre için kazandığı şehirdir
Ve bazılarının uzaktan baktığı…
Kargaşadır, koşuşturmadır, kulaga gelen ezan sesidir.
Aşktır, sevdadır, kaybetmek ve bazen kazanmaktır…
Bazen bir yuva, bazense bir yuvanın yıkılışının hikâyesidir
Terk ediştir
Ölümdür, bırakıp gitmektir,
Toprak kokusudur, gözyaşıdır… Özlenen bir nefestir.
İçkidir, anason kokusudur.
Ciğere çekilen cigaradır, her yaktığında bir ah çekilen
Vapurda martılara simit atmaktır, koştura koştura kalkan gemiye yetişmektir
Kaçırınca edilen küfürdür
Danstır, hem de her çeşit
Müziktir her nameyi içinde barındıran
Sırtta taşınan yüktür İstanbul, omuzlara ağır gelen
Ve boş kalan iki sandalyedir
Hep birisin çekip gittiği…

Duvara konuşuyorum…

O karşımda dimdik duran, sesiz sessiz dinleyen ve hiç bıkmadan gözlerime bakan sana konuşuyorum…
Acımın derinliğinde ilk bulduğum sana konuşuyorum
Duyuyor musun bilmiyorum ya da anlıyor musun söylediklerimi
O sensiz geçen saatlerin verdiği acıyı,
Evdeki sessizliği, sensizliği, kimsesizliği
Yüreğimdeki sızıyı, eşyaların üzerime gelişini kavga edercesine, bir şeyler anlatmaya çalışırcasına duruşunu ne kadar anlatsam boş galiba…
Camdan bakıyorum her cadde aynı görüntüyü veriyor bana,
Mutfaktan kahkahalar geliyor biranda kalkıyorum yerimden, sen sanıyorum gelen sesi
Sen sanıyorum gelen kokunun sahibini oysa gelen sadece anılar…
Zil çalıyor biranda kapıyı açıyorum, kimse yok
Koskoca bir duvar karşımda dimdik ve çaresiz ben
Kapatıyorum tekrar…
Yüreğim git diyor, o kahrolası beynim kal…
Elim ne bir telefona gidiyor ne de ezbere bildiğim o yola uzanıyor ayaklarım
Gözlerim sadece uzaklara bakıyor
Gelen gölgeleri takip ediyor, duyduğu sesleri sen sanıyor
Ve sonra kızıyorum kendime sıradan duygular, sıradan insanlar, sıradan aşklar yaşadığım için
Ağlıyorum hiç nedensiz, sebepsiz döküyorum gözyaşlarımı
Neden diye soranlara ki soran da yok ya
Gitti diyorum, gitti
Hiç sormadan, özler miyim diye düşünmeden kokusunu da aldı gitti
Oysa ne çok severdim senli günleri
Ne çok severdim kokunu…
Koynundaki teri, ellerinin vücuduma dokunuşunu
Ve gözlerini o simsiyah kapkara gözlerini
Ne çok özledim…
Kalk gel artık keşkeler bitsin,
Kalk gel artık belkiler bitsin
Ya da sadece nedensiz kalk gel, sıkıldım artık sana açtığım her kapıda gördüğüm duvardan….
Sıkıldım artık sana açılan her yolun kapanmasından…
Her duvarın bir soru işareti ve her sorunun cevapsız kalmasından
Süregelen bu düzenden, gurur dediğimiz o saçmalıktan
Gidememek ve kalamamaktan
Hiç bir şeyden tad alamamaktan, nefes almaya çabalamaktan ve boğulmaktan kendi cümlelerimle
Ve sıkıldım kaçmaktan duvarlarımla karşılaşmayım diye

BİR BAKIŞTI

Bir çift göz

Bir anlık bakış

Ne kadar anlamsız olsa da tek bir söz…

Sanki yıllardır tanıyorum seni

O gözlerdeki acı o kadar tanıdık ki

O kadar bilindik ki yüreğime o sızı

Sanki o bakışlar sana değilde bana ait

Ben bakıyorum sanki o aynadan sana

Bendim o gözlerin sahibi

Bendim içime akıtan gözyaşlarını

Canını acıtan her şeyi bende yaşadım sanki o an

Gidişleri, vazgeçişleri, sevmeleri, tüm aşklarını, direnişini gördüm sanki gözbebeklerinde

O gözler ki beni bile âşık etti kendine

Dedim ya ne kadar anlamsız olsa da tek bir söz, tek bir bakış yetti seni tanımama

Öğrenmeme yetti tüm duvarlarını,

Çocukluk beklentilerini, korkularını, gerçeklerini buldum,

Kapılarını, sokaklarını, tüm gizlenmişliğini

Kendine özgü yalanlarını ya da sana göre gerçekleri

Yitikliğini, rüzgarlarını, gökyüzünü boyayan renklerini buldum o bakışlarda

Birkaç dakika yetti tüm gizlerini çözmeye

Sen bilmesen de ben seni senden daha çok tanıdım o an

Vücudunu bile tanıdım, dokunuşunu hissettim göğsümde

Tüm vazgeçişlerini, tükenişlerini anlattı o gözler

Sanki tut ellerimden dercesine baktı

Oysa ben seni tanıdıkça daha çok korktum ellerine uzanmaktan,

Gözlerinden öpmekten daha çok korktum…

Uzanırsa dudaklarım gözlerine bir daha bırakamaz diye korktum…